26 Ocak 2010

mini eteğin soğukla imtihanı

Çocukluğumdan beri gri, izlandik dahi fırtınalı havaları sevmişimdir. Herkesin tersine bana mutluluk ve enerji verir, neden bilmem. Ki bu aşk, hiç de öyle kıçın sıcağa alındığı şımarık bir dünyadan çıkma değildir. Geceleri kurtların uluduğu, gündüzleri kömür kokusunun ciğere işlediği, uzak, en uzak, şehir denen yere; -15 derecede bir yandan sümüklerini bir yandan da lastiği her daim gevşek donlarını çekiştiren çocuklarla, donmuş tezek tarlası üstünde yapılan maçlara varır evveliyatı, deşersen... İzmir’e sık uğramayan soğuk havanın, şahane ve kapkara bulutlarla beraber göğe yerleştiği, beynimin burun kanatlarımda inceden kömür yaktığı az rastlanır günlerden biriydi. Ne zaman mutsuz hissetsem ana rahminden çıkıp beş, altı yıl yürüyüp vardığım günlere geri dönerdim. Histerik körfeze bakarken bir yandan yine o dönüş güdüsünü tatmin etmek için mesai saatinde dışarıda olmanın yollarını arıyordum. Dolmakalem, moleskine, kulakta narin bir ezgi ve patlamaya hazır hava yani diğer boyuta geçmek için her koşul hazırdı. O anda telefon çaldı. Arayan beraber çalıştığım avukat arkadaşımdı. Ödemiş’te bir duruşmasının olduğunu, müvekkil şirketin araç gönderdiğini, kısa adliye işi sonrası biraz gezinip, yemek yiyip geri dönebileceğimizi söylüyordu. Düşünmeden kabul ettim. Yalnızlığımla buluşamasam da böyle bir havada kapalı kalmaktan kurtulmuştum. Üstelik bir saatlik yolda istediğimi düşünüp, hayal kurabilecektim. Hemen toparlanıp çıktım. Her şey istediğim gibiydi. Yağmur çiselemeye başlamış, şoför istediğim müziği açmış, arkadaşım dosyasına gömülmüş, neredeyse boş denecek bir yolda gidiyorduk. Kafamı cama dayadım. Gözümün önünden akıp giden görüntülerin ardındaki anılara doğru ilerlerken arabanın da aynı ağırlıkla yolun sağına yanaştığını farkettim. Ne oluyor demek için ön koltuğa uzanmama kalmadan şoförün “yandık” dediğini duydum. Durduk, indik. Şoför ön kaputu açtı, baktı, baktı ve kayışın koptuğunu söyledi. Ödemiş’e 15 dakikalık mesafede bomboş bir yolda kalmıştık. Arkadaşın duruşmasına aşağı yukarı yarım saat vardı. Panikle bana bakıyor ve bir yandan da neyle olursa olsun gitmek zorunda olduğunu söylüyordu. Yoldan geçen ilk araca binmeye karar verdiğinde onu yalnız bırakamayacağımı söyledim. Fakat yoldan geçen hiçbir şey yoktu. Arkadaşımın paniği giderek artıyor, benim de ancak dizimin 5 santim kadar üstüne denk gelen eteğim donacağım sinyallerini veriyordu. Ufukta bir dolmuş göründü. Heyecanla yolun ortasına doğru yürürken yaklaşanın dolmuş değil ambulans olduğunu anladık. Yapacak bir şey yoktu. Ambulansı durdurup durumu özetleyip ön koltuğa geçtik. Ödemiş’e girmek üzereyken bir anosla ambulans çığırmaya başladı. Sirenlerin eşliğinde adliyenin önüne geldik. Arkadaşım önde ben arkada koşarak duruşma salonuna girdik. Karşı taraf avukatı nerede kaldığımızı sorup da biz “sormayın ambulansla geldik” deyince ortamda kısa süreli bir hareketlenme oldu.Durum özetlendi, duruşma başladı. Ben de bu esnada müvekkil şirket ve şoförle konuşarak dönüş için ayarlama yapmaya çalışıyordum. Arkadaşımın işi bitene kadar İzmir’den yeni bir araç yola çıkmış, plan küçük bir aksaklıkla da olsa tekrar işlemeye başlamıştı. Hala diğer boyuta geçme ihtimalim vardı. Adliyeden çıkıp yemek yedik. Biraz etrafta gezindik. Derken hava karardı. Bir kahveye oturup beklemeye başladık. Kahve, pavyon bozması dekoru ve ağır sigara kokusuyla başımıza doğru ağrılar saplamaya başlamıştı. Aşağı yukarı üç saattir Ödemiş’teydik, iyice üşümüş ve sıkılmıştık ki beklenen araç geldi. Gelen bir çeşit panelvandı ve dönerken bir fabrikaya uğrayıp bagajdakileri bırakması gerektiğini söyledi. Yolumuzun üzerindeydi uğrayacağımız yer. Bizim için sorun olmadığını belirtirken bir an önce eve dönmekten başka bir şey de düşünmüyorduk. Yolda bizi getirirken bozulan araçla karşılaştık. Çekici hala gelmediğinden şoför de orada beklemek zorunda kalmıştı. Soğuktan ve açlıktan ölmemesi için geri dönüp adama yiyecek bir şeyler aldık. Bırakıp yeniden yola çıktık. Bu arada saat akşamın dokuzu olmuştu. Sinir iyice tepeme çıkmıştı tüm bu bekleme, dönme, tekrar yola çıkma aşamalarında. Arkadaşıma söyleniyordum, o da bana etek giydiğim için kızıyordu. O ısınmıştı ama ben nedense bacaklarımdan yukarı doğru donmaya başlamıştım. Ön taraftakilerden açıksa camlarını kapamalarını rica ettim ama açıkta kalan sadece bacaklarımdı. Biraz kıpırdanınca ayaklarımın ağırlaştığını, biraz daha kıpırdanınca suyun içinde oturduğumu anladım. Bagajdaki emanet üç adet su damacanasıydı ve her ne hikmetse kapakları açılıp, benim oturduğum taraftaki çukura dolmayı tercih etmişlerdi. Diğer boyuta geçerken bir arabanın arka koltuğunda boğulabilme ihtimalini hiç düşünmemiştim. Adamlar özür dilerken ben bu halde donmadan nasıl döneceğimi düşünüyordum. Issız bir yolda benzincide duran araçtan biri mini etekli iki kadın çıktı. Doğruca tuvalete gittiler. Kısa süre sonra mini etekli kadın çorapsız ve çizmesiz halde koşarak araca bindi. Pompadaki elemanların anılarında böyle bir yerim olsun istemezdim. Bacaklarıma tanımadığım adamların atkılarını sarıp yola devam ettik. Yol boyunca dişlerimin birbirne çarpmasını ve pompacıların bakışlarını düşünmeyi engelleyemedim. Yine arabadan inerken atkıları iade ettim. Bu defa o atkıların kime neyi çağrıştırabileceğini zerre kadar düşünmedim . Ve saat gecenin onbiriydi. Endişeyle kapıda bekleyen babamın büyüyen göz bebeklerini unutamam. “ Baba biliyorum çok tuhaf görünüyor ama sor bir kere neden?” diyerek içeri girdim. Hiçbir baba kızını kış günü, dağılmış, çorapsız ve ayakkabısız eve dönerken görmek istemez herhalde. Bu olaydan sonra bir daha etek giymedim demek isterdim ama giydim. Çünkü izmirli kadın üşümez, üşüse de belli etmez, belli etse de mini etekten vazgeçmez.

1 yorum:

janus dedi ki...

yazman lazım, yazmasan olmaz, kesin yazmalısın :)