10.12.2008

its hard to tell that the world we live in is either a reality or a dream...

05.10.2008

bir rüzgara kapıldık biz

Bir ağacın dalına tırmandım. Daha küçüğüm, çünkü mutluyum. Aşağıda deniz var ve karşımda da... Kayalık bir yamacın denizle buluştuğu yerin üstüne gidip gelmek istiyorum. Daldan aşağı salıncak kuruluyor. Sallanmaya başlıyorum. Gidip geldikçe kulaklarımda rüzgar vızıldıyor. Ben hızlandıkça rüzgar da şiddetini arttıyor. Sonra bulutlar gelmeye başlıyor uzaklardan. Önce köpük köpük sonra kapkara. Derken yağmur başlıyor. Hani Doğubeyazıt'ta ki küçük kürt kızın özendiği ve benim de giydiğim için utandığım kırmızı rugan ayakkabılarımın üzerinden akıyor damlalar. Giderek daha hızlı sallanıyorum. Şimsek çakıyor o en üst noktaya geldiğimde, kalbimin en sert attığı yerde. Sıkıca kavradığım iplerden ellerim kayıyor. Boşluğa bırakıyorum kendimi. Elbisemin eteği balon gibi oluyor. Süzülüyorum giderek koyulaşan maviliğe. Düşüyorum. Düşüyo.Düşü. Bütün bunlar düş...

12.09.2008

Hey Eylül Tut Elinden Sonbaharı Getir...

Hey eylül, canım eylül, gülüm eylül çağır gelsin şu sonbaharı, ilkyazda emek vere vere biriktirdiğimiz umutların boyunu ölçelim artık, ne kadarı bizimmiş, ne kadarını gereksiz sahiplenmişiz bilelim... Sen coşkuların müzeviri sonbaharı çağır ya da iyisi mi eylül, tut elinden sonbaharı sen getir... Hadi gel bakalım sonbahar, hadi gel! Zerre kadar çekinmiyorum senden, daha çok hüzün kaldırır bu beden... Kurşunî göğünün altında nice üşüten yağmurlarına yarenlik eder bu garip... Bir daha donat beni toprağa teslim oluşun sarı yapraklarıyla, bir daha çevrele puslu havanla... Gel artık sonbahar... Issız öpüşlerinle uyandır beni bu umut rüyasından, sahipsiz kollarına al ruhumu, incitmeyen dokunuşlarınla ürpert beni, gel artık sonbahar... Geçmişinden eskimeyen şiirler getir bize, ama yenilerine de mekan ol... Kendinle süz beni sonbahar... Hırsların bitip tükenmeyen enerjisi ile örselenen insan davranışlarını senden başka inceltebilecek başka zaman yok ki sonbahar, oyalanma sağda solda, hadi hemen gel, çok bekletme, çayı koydum ocağa, demini salmaya koyulmuş hüzünler, hadi ama, hemen, hemen gel... Yeni yüzler getir bize, dalgın bakışlı süzüşlerini kırılmadan sezeceğimiz yeni yüzler getir bize sonbahar... Bir cigara içimlik yollara saatlerce baktırma bizi! Hoyrat yalnızlıkların anlamını deşmemizi sağla sonbahar, nisan güldükçe sen ağla sonbahar... Kekremsi ama istenen bir tadın var biliyorum, tadınla gel sonbahar! Yitirişlerimin acısını tatmıştım zaten, sen sadece adınla gel sonbahar...

Nevzat Tekin

31.07.2008

crying in the rain...

I'll never let you see the way my broken heart is hurting me. I've got my pride and I know how to hide all my sorrow and pain. I'll do my crying in the rain
Yağmurum geldi. Tahammülüm kalmadı güneşe. Bu yaz erken pes ettim. Yağmurlu şarkılar albümü yaptım, yağmurlu fotoğraflarda geziniyorum. Yağmur yağsa, uykum kaçsa...

15.07.2008

aslında birçok konu var!

"yeni bir şarkı,pek begendim klibini de kendini de.Klipteki kızı sana benzettim pozisyon olarak" dedi arkadasim ve izledim. Bu aralar ki durumum bu klipte birebir sahnelenmistir. Buyrun:
http://video.google.com/videoplay?docid=2146408273163192763&ei=ZRqSSOSRPKOk2ALOy6yrBA&hl=tr

14.05.2008

tomorrow I will fly

"Bazen ama bir şey olur, kısa süren bir şey. İki geyiğin sıçrayıp havada öpüşmesi gibi..." demiş ya LM bu sabah öyle oldu. Uyandım baktım pencereden. Kargalar yağmuru kutsuyor. Ki çok severim karga sesini, huzur verir nedense. Sonra her zamanki gibi bir güne hazırlanırken her zamankinden farklı bir heyecanı sakladım içimde bir yere. Gündelik sıkıntılar yok edip atmasın diye. İş yerine geldim. Yine pencereyi açtım. Tül camdan savruluyor ve aradan kara bulutlar geçiyor hafif bir rüzgarla, sallana sallana. Bir posta geldi sonra, nick cave'den "to be by your side"ı göndermiş sharlotte hanım. İndirip dinlemeye başladım. Tam şu an perdeler savrulurken ve yağmur çiselerken kulağımda diyor ki o büyüleyici ses " tomorrow I will fly" ve bir şey oluyor, kısa sürecek bir şey. İki geyiğin sıçrayıp havada öpüşmesi gibi...

28.04.2008

aşk gelip beni buldu

  • Yüzünden bir harf düştü, kış bastırdı
  • Okuyamıyorum seni, uzaklar çok pahalı
  • Bilet bulamıyorum, kar çok seviyor ağaçları
  • Senin saçlarını, dudaklarından bir öpüş
  • Havalandı, korlaşıyor günlerin acısı
  • Yazım giderek okunaksızlaşıyor, yaşımı
  • En iyi sen bilirsin, bir gece alfabesiz
  • Yüzünden düşen bin parçayken, uzaklara
  • Araç bulamıyorum, çıkagelmiştim bomboş
  • Saçlarında kalıyor ellerim, bu bilet neresi
  • İçindir bilmiyorum, yuvasız, yurtsuz ellerim
  • Kar, ağaçlardan süzülüyor, çiçek tohumlarında
  • Bir açlık, bir sabırsızlık, boynunda gizlenen
  • Benlerin arasında ara beni, fotoğrafını kime
  • Vermiştim, kaybolan fotoğrafına sor beni
  • Gözlerine çarşılar sığmıyor, her yer don
  • Yüzünden düşen harfte gizle beni, gidemiyorum
  • Sensiz bir yerlere, kala kalıyorum cansıkıcı
  • Bu kentin ölügözü sokaklarında, evlerinde
  • Yüzünden bir harf düştü, aşk gelip beni buldu
  • gültekin emre

21.04.2008

pedi mu

hayat ,

saçlarımdan yağmur damlaları gibi süzülüp

birikiyor zamanın kör kuyusunda

bir zamanlar çocuk oldukları için seviyorum tüm cesetleri

uyusunlar sessizce mezarlarında

yaradılış ; Tanrı'nın çalışma masasında bekleyen bir taslak ,

yedinci gün dinlenirken gördüğü rüya

Tiya,

yas yirmi dokuz

ne ben bu şiiri yazıyorum , ne de sen okuyacaksın

korkarım , hiçbirimiz yokuz.

sandi

  • "Yasemin kokularına ve erken inan aksamlara
  • Ve çıplak ayak gezmeyi bilen bin bir çeşit çocuğa:
  • inanıyorum;
  • bütün düşler gerçektir."

20.04.2008

pamuk (d)ipliği...

  • Biliyorum, sonsuz mutluluk olmadığı gibi sonsuz acı da yok. Bazen yavaşca dolaşıyorum hayatın içinde, bazen de koşuyorum ve arada ayağım takılıyor düşüyorum. Her defasında bir daha düşmeyeceğim, düşmemeliyim, öğrendim ayağımın takılacağı taşları desem de, korkumu yendiğim anda yine takılıp düşüyorum. Çarptığım yer kaç defa daha aynı acıyı verebilir ki? Nasırlaşma diye bir şey yok muydu? Her defasında yine acıyı duymak, yarayı sarmaya çalışmak, yavaş yavaş iyileşmesini beklemek ve sonunda yine "bir daha düşmem" noktasına gelmek...
  • Arada vuracağımı bildiğim yerimi sarıp sarmalıyorum. Gün yüzü göstermiyorum oraya. Ne ben ne de başkası görebiliyor. Soluyor acıyan yer, büzülüyor, küçülüyor. Sonra çıkarıyorum sargıları, ışığı görünce ağır ağır gevşiyor, rahatlıyor, korku unutuluyor.
  • Sonrası yeni bir deja vu...
  • Sonrası, tüm acılar periyodik pansumana tabii...
  • Sonrası, yine...
  • Kara kedi geçti, aynı an tekrar geçti, kara kedi geçti, yine geçiyor, geçti, geçecek, geçecek...

25.03.2008

bilinç kakışı

  • Hüzün, bu da bir çeşit esriklik hali sanırım. Ben zaten oldum olası hüznün, melankolinin bağılmısıyımdır.
  • Bir kız çocuğu ağlıyordu bir gün. Dedim ki "neyin var güzelim?", dedi "elisa, yarın sabah uyandığımda bunun geçeceğini biliyorum, bir şeyim yok ama ağlıyorum ben şimdi". Ben de biliyorum yarın sabah uyandığımda geçecek ama şimdi ağlayamıyorum da.
  • Küçükken her gece, uyumadan önce düşler kurardım. Kendime oyun bahçeleri, arkadaşlar hayal eder, bilmediğim ormanlarda gezer, daha önce hiç görmediğim hayvanlarla konuşurdum. İşte düş bağımlılığı da böyle başladı. Yalnız bir çocuktum. İki kardeşim vardı ama ben onlardan farklı bir dünya görüyordum. Hani algım, algım hep böyle dalgındı. Sonra büyümeye başladım. İlkokulda insandan gelen acıyla tanıştım. Hiç unutmuyorum, dokuz yaşındaydım ve bir sınıf dolusu çocuk tahtada aptal yerine koyuluşuma kahkahalarla gülüyordu. Çocuklar çok acımasızdır. Bu ilk öyküm olmuştu ortaokul yıllarında.
  • Yine de asla vazgeçmedim insana güvenmekten. Babam derdi ki "kötü insan yoktur, sevgisiz insan vardır, sevin insanları". Ben öyle yaptım. Koşulsuz şartsız sevdim tanıdığım, tanımadığım herkesi. Canım acıdı bu yüzden. Eve gelip yattım yatağıma ve düş kurdum. Düş giderek büyüdü sonra. Öyle bir hale geldi ki yaşadığım çift taraflı bir dünya oldu. Biri zaruri, diğeri coşkuyla. Şimdi bir süredir uyum sağlamışken gerçeğe, birkaç gündür konuşuyorken bilmediğim biriyle, yeniden içeri dönesim geldi sanırım. İnsanın kendini bir başkasında görmesine hep şaşırmışımdır. Bu yüzden aşık oluyoruz belki, bu yüzden sevmek istiyoruz. Kendi varoluşumuzu bir başkasında doğrulamak için. Ayna gibi sanki. Karşındakinin gözlerinde kendini aramak... Tezer Özlü diyordu ki bir kitabında, "içimde yönlendiremediğim ama illaki bir yere yönlendirmek zorunda hissettiğim büyük bir sevgi var. İçimde kalması dayanılmaz acıtıcı". Bir de bu var. Sevmek zorunda hissetmek. Sonra Tezer de fikrini değiştirmiş gerçi- bazı zamanlardaki ben gibi- "aşk senin içinde, bu sadece bir özne sorunu, kime istersen ona yönlendirebileceğin"... Ben de insanlardaki küçük detayları görüp sadece o kısımdan başlayarak seviyorum. Ufacık bir ayrıntıya zoom yapmak gibi. Öyle büyütüyorum sevgiyi. Etrafımdaki insanların her anlamda birbirine uzak karakterler olması da bu yüzden sanırım...